•   Temmuz 20, 2015

Çok düşünürsem “şizofreni” olur muyum?

Son günlerde medyada yer alan bazı haberlerle tekrar gündeme gelen bir konu, şizofreni hastalığı…
Acaba bu hastalığın diğer hastalıklara göre daha ilgi çekici olmasının, birçok filme konu olup, günlük diyaloglarda bile sıfat olarak kullanılmasının sebebi ne olabilir? Öyle ki, canımız sıkkın olup depresif hissettiğimizde ya da bir şeyleri sık unuttuğumuzu fark ettiğimizde “şizofren” mi oluyorum acaba diye sorar, beklediğimizden farklı davranan birisine “şizofrene” bağladın der ve sokakta yalnız gezen berduş birini gördüğümüzde “şizofren” olduğunu düşünürüz. Yaşadığımız birçok fiziksel ve ruhsal hastalıktan hiçbir farkı olmamasına rağmen, toplum içerisinde bu kadar etiketlenen ve damgalanan belki de birkaç hastalıktan biridir.
Bunun sebebinin şizofreni hastalığının tam olarak ne olduğunu bilmememizden kaynaklandığını düşünüyorum. Kafamızda, bir taraftan bu hastalığa dair yer etmiş bazı bilgiler (kimileri doğru kimileri yanlış), bir taraftan da sürekli anlatılan ya da ima edilen haberler var. Bu yanlış bilgiler yüzünden sadece bu hastalığı yaşayan kişileri etiketlemiş olmuyoruz. Aynı zamanda onlara yardım etmekten kaçınılmasına da sebep oluyoruz. Öyle ki onlara nasıl davranacağımızı ya da onlara nasıl yardımcı olacağımıza bilemediğimiz için şizofreni hastalığına sahip kişileri yalnızlaştırabiliyoruz.
·    En çok bilinen yanlışlardan ilki, şizofreninin “kişilik bölünmesi” olduğu kanısıdır. Kişilik bölünmesi (çoklu kişilik bozukluğu) başka bir hastalıktır, şizofrenide görülmez.
·    Şizofreni tıpkı diyabet, tansiyon gibi tıbbi bir hastalıktır. Hiç kimsenin hatasından dolayı oluşmaz ya da çocuklukta yaşanan travmatik bir olay veya aile içerisindeki geçimsizlikten kaynaklanmaz. Genetik ve çevresel faktörlerin bir arada etkili olduğu bilinir.
·    Şizofreni bir zeka geriliği değildir.
·    Şizofreni herkesin düşündüğünden daha yaygındır. Her kültürden ve statüden insanda görülebilir. Örneğin 100 kişiden birinde şizofreni görülür. Yani dünya nüfusunun %1’inde diyebiliriz.
·    İnanılan diğer hatalı düşüncelerden biri de, şizofreni hastalarının saldırgan ve zararlı kişiler olduğudur. Aksine bu hastalığı yaşayan kişiler toplumdan daha uzak yaşamaya eğilimli olurlar. Onlar kendi içinde bulundukları gergin düşüncelerin telaşıyla meşguldürler.
·    Sadece olmayan sesler duyan kişilere şizofren denmez.  Başka birçok semptomu da göz önünde bulundurmak gerekir.  Örneğin hastada halüsinasyon, sanrı ve de karmaşık konuşma ve davranışların olmasını bekleriz.

Halüsinasyon dediğimiz kavram başkalarının duymadığı sesler duyma, görüntüler görme veya bir şeyin dokunduğunu hissetmek demektir. Sanrı ise başkalarının inanmadığı fikirlere inanmak demektir. Yani kendini ünlü biri sanma, insanların kendileri hakkında sürekli konuştuğuna inanma gibi.  Bu kişilerin duygusal tepkileri çok az olabilir. Hiçbir şeyi umursamayabilirler. Ya da bize karışık gelebilecek şekilde konuşabilirler. Tüm bunları göz önünde bulundurmak gerekir.
·    Tedavi konusunda da toplumda kalıplaşmış bazı fikirlerin olduğu bir gerçek. Şizofreni hastalarının hastanede sürekli yatılı olarak tedavi görmesi gerektiği ve insanlarla minimum iletişime geçmeleri gerektiği gibi bazı inançlar var. Oysa ki artık ayaktan tedavi ile birçok şizofreni hastası ihtiyaç duyduğu tedaviyi alabilir ve de bu kişilerin dışlanmasındansa toplum içerisine daha çok dahil edilmeleri desteklenerek tedavilerine destek olunabilir.
Doğru bilgiye ulaşmak her zaman kolay olmayabiliyor. Bazen internet ya da televizyon gibi kanallarla hatalı bilgi pekişebiliyor. Ancak kafamızda kurguladığımız şizofreni hastalarına yönelik kalıplaşmış yargıları yıkmamızı sağlayan birçok güzel örneği görmek de mümkün. En güzel örneği kısa zaman önce trafik kazasında kaybettiğimiz Nobel ödüllü ünlü matematikçi John Nash’tir. 45 sene şizofreni hastalığı ile yaşadı ve birçok önemli çalışmasını bu süreçte tamamladı. Aynı şekilde Albert Einstein’nin oğlu Eduard Einstein şizofreni hastasıydı. Pink Floyd grubunun kurucusu Syd Barrett bu hastalığa sahip diğer başarılı müzisyenlerden biriydi. Ve daha bunun gibi başarı öykülerini bildiğimiz sayısız sanatçı, bilim adamı, mühendis, doktor vs. var.
Hepimizin yaşama dair korkuları ve kaygıları vardır. Birçok hastalığı, bir gün kendi başımıza gelir mi endişesinden dolayı çok fazla araştırmak ve öğrenmek istemeyiz, sanki araştırmak bizim o hastalığa yakalanma ihtimalimizi arttırırmış gibi. Oysaki önyargıların önüne ancak o sorunun gerçeklerini öğrenerek geçebiliyoruz.
Gerek medyada yer verdiğimiz haberlerle gerekse günlük yaşamımızdaki tutumlarımızla bir kişiyi “şizofren” olarak etiketlemenin aslında onun yaşamını ve bu hastalığı yaşayan herkesin hayatını ne kadar olumsuz etkilediğini unutmamak gerekir.

 

Uzm. Klinik Psikolog Merve Yalçınay