BİZİ TAKİP EDİN

© 2016 - Tüm hakları Estetik Yayıncılık A.Ş.’ye aittir.

Burak GÖRAL 11:40 19 Eylül 2015

Kötülüğü kötülükle yok etmek

Kötülüğü kötülükle yok etmek! Kötülüğü kötülükle yenmeye çalışırlarken, kanun ve vicdan hiçe sayılmakta, dünya da cehenneme dönmekte. ‘Sicario’ işte tam da bunu anlatan bir film…

sıcaro

Uyuşturucu kartelleri ve suç çeteleri yüzünden, Kolombiya ve Meksika gibi Latin Amerika ülkelerinin şiddetle yoğrulmuş bir ortamda yaşamaya alıştırılmış ülkeler olduğu bilinen bir gerçek. ‘Sicario’ bizi bir kez daha bu iklimin içine sokuyor. Genç yaşına rağmen üstleri tarafından takdir edilen bir FBI ajanı olan Kate, Meksika karteline karşı yürütülecek bir askeri operasyona dahil edilir. Kate bu son derece tehlikeli operasyon konusunda çok az bilgilendirilir. Operasyonun sorumlusu olan ajan Matt Graver onunla pek fazla bilgi paylaşmadığı gibi yanında da danışman sıfatıyla dolaştırdığı Alejandro adlı Kolombiyalı esrarengiz bir adam vardır. Kate bu süreçte rastladığı kimi kanunsuzluklara isyan etse de neler döndüğünü anlamak için görevine devam etmeye karar verir. Ancak çok kirli ve vahşi bir savaşın içinde yapayalnız olduğunu keşfedecektir…
‘Sicario’ o kadar güzel çekilmiş, usta işi bir film ve izleyicisini görselliğiyle o kadar büyülüyor ki küçük gibi görünen kusurunu görmezden gelmeye katlanıyorsunuz adeta… Kanadalı başarılı yönetmen Denis Villeneuve, sinemanın bütün olanaklarını ustaca kullanmakla kalmayıp seyirciyi devamlı diken üzerinde oturtan bir kurguyla anlatıyor bu hikayeyi. Babadan oğula miras geçen suç ve şiddet sarmalının tüm bir ülkeyi nasıl ele geçirdiğini akıllı bir kurguyla veriyor. Filmde gördüğümüz neredeyse bütün yozlaşmış ya da mafyöz adamların çocukları var ve kendilerine silah doğrultulduğunda “Benim bir oğlum var” gibi cümlelerle çocuklarının arkasına sığınmaya çalışıyorlar. Zaten ceza ve tehditler de hep çocuklarının üzerinden geliyor karşı taraftan. Ve o çocuklar silah sesleriyle iç içe büyüyor. Kimisi babalarının silahına daha büyümeden dokunmaya çalışıyor. Kötülerle mücadele eden diğer taraftaki adamlarda durum nasıl peki? Aslında çok da farklı değil. Sadece onlar üniformalı. Kötülere karşı verilen mücadelede her yol mübah, gerekirse başka kötülerle işbirliği yapmak da mümkün!
Tabii bu trafiğin içinde tertemiz kalmış iki FBI ajanı, başarılı olmalarına rağmen iki itilmiş türün temsilcisi, genç bir kadın olarak Kate ve onun siyahi meslektaşı Reggie’dir. İşte filmin de tek yumuşak karnı burası. FBI’ın pirüpak kalmış temsilcisi Kate’in, operasyonun kirli taraflarına inatla karşı çıkması böylesi bir iklim içinde pek olası görünmüyor. Kate durumu bir süre idare edip, itirazlarını sonraya saklamıyor inatla. Sanki tek başına gücü yetecekmiş gibi sürekli başkaldıran bir karakter. Dolayısıyla Kate’in filmin kahramanı olarak fazla keskin hatlı bir karakter olduğunu söylemek mümkün.
Ama onun dışında Roger Deakins’in eşsiz görüntüleri, Villeneuve’ün usta yönetimi, müzikleri, ses çalışması, hikayenin ritmi ve gerilim dozu, kurgusu, oyuncuları ve zengin prodüksiyonu birinci sınıf. Filme büyük bir keyifle başlayıp aynı keyifle bitiriyorsunuz.

 

guruldayan-kalpler

Samimi bir komedi
Geçen yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan ‘Guruldayan Kalpler’ nihayet bir sene sonra vizyonda… Üzerimize yağmur gibi yağan, birbirinden sulu, ucuz ve piyasa işi yerli komedi filmlerinin arasında ‘Guruldayan Kalpler’ samimi ve nitelikli bir komedi filmi. Sıkıcı ve didaktik olma tuzaklarına çok fazla düşmeyen senaryosunun yanı sıra sanat dediğimiz kavramın sanatçılar ve halk arasında nasıl göründüğünü tartışan ve bu anlamda düşündüren bir yanı da var. İnşaat işçisi Yaşar, üç aylık maaşını vermeyen patronuna karşı direniş sergilerken diğer işçi arkadaşları tarafından tümüyle yalnız bırakılınca dımdızlak ortada kalıverir. Karısı Vicdan, iki çocuğu ve kaynanasıyla yaşayan Yaşar, arkadaşlarının oyununa gelip bilmeden bir hırsızlık vakasına karışır. Bakır ve alüminyum çalmak için girdiği mekan Hülya adlı bir heykeltıraşın atölyesidir. Hülya, Yaşar’ın içten itirafından ve mahcubiyetinden etkilenerek ona yanında çalışma fırsatı verir. Böylece Yaşar çok yabancısı olduğu bir dünyada kendisine güzel bir iş bulmuştur, ayrıca da sürrealist sanatla da tanışmış ve dünyası değişmeye başlamıştır…
Sanatın içine tükürüldüğü, bazı sanat eserlerine ‘ucube’ dendiği, sinema salonlarının kapatılıp AVM’lerin içine alındığı, sansürün gırla gittiği bir ortamda, sanatın çok uzağında olup da geçinme gailesi içinde çırpınan bir kesim için de düşündürücü bir film.
Doğrusu bazen tipik, oynak, yerli komedi müziğinin fazla öne çıktığı filmde, bazı oyunculuklarda da dengesizlikler var. Ama özellikle Yaşar’ın karısı Vicdan’ı oynayan Algı Eke’nin sıcacık ve komik performansı filme çok şey katıyor. Vicdan’ın sarhoş olduğu sahne insanı gülme krizine sokuyor…

Son Dakika Haberleri