BİZİ TAKİP EDİN

© 2016 - Tüm hakları Estetik Yayıncılık A.Ş.’ye aittir.

Burak GÖRAL 10:36 26 Eylül 2015

Çocukluğumuzu hatırlatan Küçük Prens

Büyüklerin en çok sevdiği çocuk romanı ‘Küçük Prens’ animasyon uyarlamasıyla her yaştan çocuğu ve anne babalarını bekliyor. İçinizdeki çocukla mutlaka ‘Küçük Prens’i tanıştırmalısınız…

 

‘Küçük Prens’in melankolik hikayesini neden büyükler çocuklardan daha çok sever? Neden ‘Küçük Prens’ defterleri, kahve fincanları, çantaları bu kadar rağbet görür? Fransız yazar Antoine de Saint-Exupéry’nin bu uzun hikayesi, çocukluğun o güzel dünyasının büyürken yavaş yavaş solmasına yakılmış bir ağıttır aslında. ‘Küçük Prens’, çocukluğunun masum dünyasından uzaklaşmış olan büyüklerin kalplerine dokunabilen bir kitaptır. Kitabın şiirsel dilini ve melankolik atmosferini, Exupéry’nin kendi çizdiği illüstrasyonlar eşliğinde okuyucuların beyinlerine nakşettiği görselliği yakalayacak bir film yapabilmek çok zor doğrusu. Nitekim 1974’teki müzikal uyarlama bunun bir örneği. Bu sefer animasyon türünde bir filme girişilmesi, bu gerçeğin farkında olunarak kolların sıvandığının bir göstergesi.

 
‘Kung Fu Panda’ ve ‘Sünger Bob’ filmlerinden tanıdığımız Amerikalı animasyon yönetmeni Mark Osborne’un filmi, hikayenin aslını stop-motion tekniğiyle ele alıp, benzer bir tema taşıyan daha geniş ve paralel bir hikayenin içine yediriyor. Bu paralel hikaye bekar bir anne ve kızının çevresinde gelişiyor. Anne, kızını iyi ve disiplinli bir okula kaydettirebilmek için ona çok yoğun bir çalışma programı çıkarıyor ve adeta kızcağızın hayatını cehenneme çeviriyor. Bu da günümüzün eğlencesini çoktan yitirmiş ve kendi hırslarını çocuklarına yansıtan ‘helikopter anneleri’ne kuşkusuz sert bir eleştiri… Küçük kız yeni taşındıkları evin yanındaki komşuları yaşlı pilotla bir arkadaşlık geliştiriyor. Yaşlı pilot eski uçağını tamir edip yıllar önce çölde tanıştığı Küçük Prens’i bulmaya gitmenin hayaliyle yaşıyor. Tabii ki bu arkadaşlık süresince pilot küçük kıza, küçük prensle nasıl tanıştığını da anlatacak.

 

kucuk-prens

 
Osborne’un filmi Exupéry’nin kitabının ruhunu büyük ölçüde yansıtıyor perdeye, hatta tutarlı denebilecek bir devamlılık da getiriyor öyküye ama biraz abartılı bir ifşaat hali de yok değil. Başta küçük kızın annesi olmak üzere bütün büyüklerin sıkıcı olması, çoğunun asık yüzlü ifadelerle, robot gibi ortalarda dolaşmaları, ruhsuz gri evlerde yaşamaları, çocuklarına sadece ders çalışmalarını söylemelerinin dışında bir diyalog kurmadıkları gibi durumların yaşandığı bir dünya fazla abartılı görünüyor. Hikayenin orijinalinin sadeleştirilerek anlatıldığı stop-motion bölümlerdeki sembolik anlatımı, filmin ‘yeni hikaye’ kısmında çocuklar daha iyi anlasın diye birer birer tercüme ediliyor ve dillendiriliyor. Stop-motion sahneler ise tümüyle Exupéry’nin çizimlerine hayat veren kağıttan modellerle son derece uyumlu ve başarılıyken, paralel hikayenin teknolojisi izlediğimiz pek çok yeni animasyona göre sönük kalıyor. Ama mesele filmin hikaye ve duygusuysa bu konuda pek bir sıkıntı yok. Eğlence anlamında bildiğimiz animasyonlardan farklı ve daha yoğun bir film olan ‘Küçük Prens’ belli bir yaşın üstündeki çocukları sıkmıyor, anne babalarının da duygulanmalarına ve gözlerinin dolmasına sebep olabiliyor.

 
Filmin İngilizce ve Fransızca seslendirmelerini birbirinden ünlü oyuncular yapmış. Bizde ise ünlü oyunculardan ziyade profesyonel dublajcıların kullanılması dikkati dağıtmaması açısından doğru bir tercih. Ama Küçük Prens’in sesi maalesef yaşına ve fiziki görünüşüne göre biraz büyük kalmış.

 

Küçük Prens

Yönetmen:Mark Osborne

Süre:108 dakika

 

Madımak daha güçlü bir film olmalıydı

 

madimak

 

Sivas’ta, 2 Temmuz 1993’te, dini duyguları istismar edilerek galeyana getirilen yoğun bir kalabalık tarafından Pir Sultan Abdal Şenliği’nin konuklarını ağırlayan Madımak Oteli’nin yakılması, çoğunluğu Alevi olan 33 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmesi, Türkiye tarihinin en utanç dolu olaylarından biri kuşkusuz. Defalarca yazılmalı, tartışılmalı, kitaplara, filmlere konu olmalıdır. Bir daha benzer bir olayın yaşanmaması için toplumsal hafızamızda sürekli taze tutulmalıdır. Çünkü 7 Haziran’dan sonra görüldü ki; benzer dinamikler hâlâ son derece elim bir vakaya sebep olabilecek güçte oldukları yerde durmaktalar!

 
2013 yapımı Soner Yalçın imzalı belgesel ‘Menekşe’den Önce’ bu büyük trajediyi yumruklarımızı sıkarak izlettirmişti bize. Şimdi o utanç günü bu sefer de uzun metrajlı bir film olarak karşımıza geliyor. Bu trajik olay dünyanın neresine giderseniz gidin sinema için güçlü bir hikaye. Dünya sineması insanlık tarihinin nice utanç verici günlerine çok sert, çok dramatik filmlerle bakabilmiştir. Bu filmler bazen insanların kendileriyle yüzleşmesini, hatalarından ve zulümlerinden utanç duymalarını sağlar. O yüzden dikkatli, özenli ve iyi çekilmek zorundalar.
Ama maalesef ‘Madımak: Carina’nın Günlüğü’nde yola daha en başta yanlış bir senaryoyla çıkılmış. Henüz ilk filmini çeken yönetmen Ulaş Bahadır, senaryoyu da kendisi kaleme alarak cesur bir çıkış yapmış ancak dramatik yapı kurma konusunda ciddi sorunlara da imza atmış. İlk yarısında Hollandalı genç bir kız olan Carina’nın ülkesinde çevresinden ve sevgilisinden ayrılışını ve Ankara’ya gelip yaptığı ‘Türkiye’de kadın olmak’ konulu araştırmalarını uzun uzun anlatan film, son bir saatinde Madımak Oteli’ne bağlanarak zaten sağlam yürümeyen dramatik yapısını iyice bozuyor. Carina’nın gözünden anlatılıyormuş gibi başlayan ve ilerleyen film, yarısından itibaren bunu yapmayı bırakıp dağınık bir yapıya savruluyor. İlk yarısındaki ağır tempo, asıl meselenin anlatıldığı ikinci yarıda yerini tatmin edici olamayan bir hıza ve savrukluğa bırakıyor. Özellikle Madımak’ın önünde birikmeye başlayan kalabalığın ardından yaşananların anlatımı tümüyle yetersiz… Neredeyse bütün kusuru orduya ve birtakım karanlık kişilere (!) yükleyip; bürokratları, müdürleri, politikacıları ‘bir şekilde bir şey yapamamış’ halde göstermesi ise böylesi bir politik film için büyük bir zaaf. Bütçenin de sınırlamasının etkisiyle yarım bırakılmış gibi duran sahneler, Madımak Oteli’nin içindeki dramı yansıtmaktan çok uzak. Sınırlı bütçeyle de olsa bir otel seti kurulabilmişken bu dekorun bu kadar az ve verimsiz kullanılması da üzücü bir amatörlük…

 

madimak-1

 
Sonuç olarak bir önemli meselemizin filmi daha hak ettiği güçte çekilememiş oldu. Ama yine de izlenmeli, konuşulmalı ve tartışılmalı. Biz bu ayrımcılıktan nasıl kurtulabiliriz? Sinir uçları bu kadar açıkta yaşayan bir toplum nasıl düzelebilir? Bu toplum kaybettiği hoşgörüsünü, insan sevgisini bir daha nasıl ve nereden bulacak? Tokat atan, sarsan, uyandıran, güçlü ve duygusu yüksek filmler yapmamız lazım. Genç sinemacıların da kendilerine bu sorumluluklarını sık sık hatırlatmaları…

 

 

Son Dakika Haberleri